Türkiye, BM Engelli Hakları Sözleşmesine imza atarak, engelli haklarını güvence altına almış görünüyor. Ama yılın ilk günlerinde çıkan düzenlemeler, bu taahhütlerle ne kadar uyumlu?
Evrensel Normlara Uyum Gözlemcileri Platformu bu konudaki bazı tespitlerini geçtiğimiz günlerde kamuoyuyla paylaştı.
Daha adil, daha eşit, kimsenin geride kalmadığı bir ülkede yaşamak istiyoruz. Siyasi figürlerden de duyar olduk sıkça , “erişilebilir şehirler”, “kapsayıcı sosyal devlet”, “kimseyi geride bırakmadan”.
Fakat 2026’nın ilk günlerinde Resmî Gazete’de art arda çıkan düzenlemelere yakından bakınca, bu sözlerle pratik arasındaki uçurumun engelli yurttaşlar açısından ne kadar büyüdüğünü görmek zor değil.
Evrensel Normlara Uyum Gözlemcileri Platformu tam da bu nedenle bir açıklama yapma gereği duyuyor. Platform, kısa bir zaman diliminde yayımlanan bir dizi mevzuat değişikliğini bir arada okuyarak, “tesadüf” denmeyecek bir tabloya işaret ediyor: Hakların güçlendirilmesi gerekirken, engelli bireylerin günlük hayatını doğrudan etkileyen alanlarda sessiz ve parça parça bir geri gidiş.
Kâğıt üzerinde bunlar çoğu zaman “düzenleme” gibi sunuluyor. Yönetmeliklerin diline aşina olmayan sıradan yurttaş için, hukuki ifadeler ve madde numaraları arasında kaybolup giden ayrıntılar gibi duruyor. Oysa o ayrıntılar, bir çocuğun okula erişiminden bir gencin istihdam şansına, bir yetişkinin bağımsız yaşam hakkından bir ailenin aldığı desteğe kadar çok somut sonuçlar üretiyor. Platformun vurguladığı nokta da tam burada: Hak ihlalleri büyük ve görünür hamlelerle değil, satır aralarına gizlenen küçük ama birikimli adımlarla ilerliyor.
Uluslararası sözleşmeler açısından bakıldığında tablo daha da çelişkili. Türkiye, Birleşmiş Milletler Engelli Hakları Sözleşmesi’ne taraf; yani eğitimde kaynaştırmadan erişilebilir ulaşıma kadar uzanan geniş bir yelpazede, engelliler için ayrımcılığı ortadan kaldırma taahhüdü vermiş durumda. Evrensel Normlara Uyum Gözlemcileri, yeni yılın başındaki düzenlemeleri bu taahhütler ışığında incelediğinde, ortaya çıkan manzara iç açıcı değil: Kağıt üzerindeki imzalar duruyor, ama politik tercihler pratikte hakları daraltan bir yönde ilerliyor.
Sorulması gereken soru şu:
Eğer devlet gerçekten engelli haklarını güçlendirmeyi hedefliyorsa, neden her yeni düzenleme engelli yurttaşlara daha çok belge, daha ağır kriter, daha dar tanım ve daha fazla belirsizlik olarak dönüyor?
Neden hakka erişim kolaylaştırılmak yerine, çoğu zaman “istismar önleme” gerekçesiyle zorlaştırılıyor?
Engelli örgütlerinin ve bağımsız izleme platformlarının masaya davet edilmediği, müzakere edilmeden hazırlanan metinlerin “kimseyi geride bırakmayan” bir sonuç üretmesini beklemek gerçekçi mi?
Bu soruların hepsi, 2026’ya nasıl başladığımızla ilgili olduğu kadar, nasıl bir ülkede yaşamak istediğimizle de ilgili. Çünkü engelli hakları, yalnızca toplumun küçük bir kesiminin meselesi değil.
AYRIMCILIK, SESSİZLİKTE BÜYÜR
Bu düzenlemelerin ortak noktası şu: Engelli bireyler, bir kez daha “tasarruf kalemi” olarak görülüyor. Uluslararası sözleşmelerde, Anayasa’da ve yasalarda “eşit yurttaşlık” vurgusu yapılırken, pratikte haklar parça parça geri çekiliyor.
Evrensel Normlara Uyum Gözlemcileri Platformu’nun açıklaması, yalnızca bir uyarı değil; aynı zamanda bir çağrı. Çünkü bu düzenlemeler, engelli bireylerin ve ailelerinin sesini duyuramadığı ölçüde kalıcı hale gelecek.
Engelli hakları, belli bir “grubun” marjinal talebi değil; bu toplumda yaşayan herkesin demokratikleşme barometresidir. Resmî Gazete’deki her satır, birilerinin hayatına doğrudan dokunuyor. Bu nedenle, 2026’ya girerken atılan bu adımların takipçisi olmak, yalnızca engelli hareketinin değil, demokrasi iddiası taşıyan herkesin sorumluluğu.
Yeni yılın gerçekten “yeni” olabilmesi için, önce bu satırların yarattığı eski ve köklü ayrımcılıklarla yüzleşmemiz gerekiyor. Aksi halde, takvim değişse de bakış açısı değişmeyecek.
Yenigün – Serap DİKMEN